Anne ve Çocuk İlişkisinde Toplumsal Süreç

Anne ve Çocuk İlişkisinde Toplumsal Süreç

Kurduğumuz ilk bağ annemizledir. Ana karnında beslenmemizi sağlayan kordon, bizi annemize ve hayata bağlar. Doğum sonrasında bize bakım veren kişi de hayatla bağımızı sürdürür. Bu nedenle hayatımızda ilk tanıştığımız kişi annemizdir. İlk aşktır anne!

A+A-

Anne hayata bağladığı kadar, çocuğun gelecekte hayatla oluşacak tüm bağları üzerinde de etkilidir. Bu ilk sevgi nesnesinin; çocuğunun hayatında, onun nasıl bir kişiliği olacağına, nelere merak saracağına, hangi yeteneklerini ne şekilde geliştireceğine, insanlarla nasıl ilişkiler kuracağına, hatta kimi kendine yakın ya da uzak hissedeceğine kadar derin etkileri olacaktır.

 

John Bowlby’nin geliştirdiği Bağlanma Kuramına göre; çocuğa bakan birincil kişinin (ki genelde annedir)  çocuğun yakınlık isteğine, beklenti ve ihtiyaçlarına verdiği tepkiler, çocuk tarafından kim olduğuna dair mesajlar olarak kaydedilir. Hayattan ne bekleyebileceği, kendini nasıl ifade edeceğini bu mesajlara bakarak düzenler çocuk. “Bağlanmanın doğrudan biçimlendirdiği en kritik özellik benlik temsilleridir (Bretherton, 1985; Cassidy, 1988). Bağlanma kuramına göre çocuklar erken yaşlardaki bağlanma ilişkileri temelinde kendilerinin ne kadar sevilebilir ve değerli olduklarına ve başkalarının gözündeki değerlerine ilişkin beklenti ve inançlardan oluşan, “benlik temsilleri” geliştirirler (Cassidy, 1999)”(1)

 

Örneğin çocuk ihtiyacı olan ilgiyi düzenli alamıyor ve bu annesinin duygularına göre yakın ya da uzak olmak üzere sürekli değişime uğruyorsa; ilişkiler konusunda güven sorunu yaşayacaktır. Sosyal ilişki ve yakınlık arasa bile, buna uygun ilişkiler kuramayacaktır. Kurduğu ilişkilerde sürekli kaygılı ya da yakınlık ihtiyacını tamamen reddeden şekilde davranabilir. “Anne ile doğum sonrası ilk temasla birlikte başlayan bağlanma süreci, bireyin tüm yaşamı boyunca, romantik, iş yaşamı ya da akademik / eğitimsel yaşamını etkiler ve biçimlendirir. Bir açıdan bakıldığında, ilişkisel yani iki birey arasındaki bir ilişki türü olarak değerlendirebileceğimiz bağlanma sürecini bireyin farklı yaşam alanlarını belirgin biçimde etkileyen bir kişilik özelliği olarak görmek daha doğru olacaktır. Bu noktada, annenin rolü, bireyin kendisi ile nesnel dış dünya arasında kurduğu ilişkide bir köprü olmaktadır; bir anlamda anne araçsal ama son derece önemli işlev görerek, bebeğin kendisine ve dış dünyaya ilişkin algılarının / tutumlarının olumlu ya da olumsuz olmasına yön vermektedir.” (2)

 

Bowlby’nin teorisi, yetişkinlikte yaşanan pek çok sorunu ilk yıllarda edindiğimiz bilgiye bağlar. Bu güçlü fikir; bize evliliğimizdeki sorunlarımızdan, iş yerindeki problemlere, aldığımız kararların köklerine, kendimiz ve diğer insanları algılayış biçimimize kadar son derece geniş bir açıklama getirmektedir. İşte bu nedenledir ki anne; bir çocuğu sadece dünyaya getiren değil, neredeyse tüm geleceğini de belirleyecek kadar önem taşıyan yegane faktörlerden biridir.

 

Doğumla beraber anne ile çocuk iç içe ve belki de tek bir varlık olmaktan iki ayrı varlık olmaya doğru yol alırlar.  Anne ile olan kordon bağının kesildiği bu ayrışma, bebeğin birey olabilme yolundaki ilk basamağıdır. Mahler’e göre biyolojik doğum ve psikolojik doğum eş zamanlı olmaz ve psikolojik doğum; ayrı bir birey durumuna gelmek ve kendi kimliğini kazanmaktır.(3) Böylece çocuk annesinin karnından önce kucağına, sonra aileye, okula ve kendi hayatına doğru bireyselleşmesini yani psikolojik doğumunu sürdürür.

 

Çocuğun kişisel hayatında bireyselleşmesi nasıl ki anneyle ayrışma ile ilgiliyse, bugün “çocuk” dediğimiz kavramın oluşması da, yine annelerin çocuklarıyla ayrıştıkları bir dönem olan Sanayi Devrimi sürecinde şekillenmeye başlamıştır. Sanayi Devrimi’nden önce kadınlar evde, çocuk ve yaşlılara bakarken, erkekler de evin ihtiyaçları için çalışırlardı. Bu dönemlerde kadınlar için olası tek çalışma çamaşırcılık, yemek yapmak gibi yine kadın kimliğine yüklenen rolle özdeş ama niteliksiz işlerdi. Özellikle ortaçağ da önlenemeyen gebelikler nedeniyle çocuklar zorunlu olarak doğuyordu.  Yoğun çocuk ölümleri nedeniyle de, aileler sıklıkla sınırlı ekonomik kaynakları için çocuğu bir sorun olarak görüyor ve 5-7 yaşına kadar bebek gibi algılanan çocuklar, ailenin bir parçası olarak kabul edilmiyordu. Bu yaş döneminden sonra ise, her işte çalışması doğal karşılanıyordu. Çocuklara bugün baktığımız gibi, yaşa özel fiziksel, psikolojik ve gelişimsel ihtiyaçları olan varlıklar olarak bakılmıyordu.

 

“Çocukluk tarihi araştırmalarının öncüsü sayılan Aries (1973), 1600’lere kadar ayrı bir çocukluk kavramının bulunmadığını savunmaktadır.  Çağdaş Batı toplumu insan yaşamında çocukluğu ayrı, farklı bir dönem olarak görür ve bu özel dönemde çocukları sever, besler, korur. Oysa ortaçağda çocuklar karşısında tamamen farklı bir tutum söz konusuydu. Gerçi çocukların temel gereksinimleri yine gideriliyordu, fakat çocuklar bugünkü gibi özel bir ilgi ile korunmuyordu. Çünkü Aries ‘e göre Ortaçağ’da “çocukluk duygusu” (sentiment de l’enfance) eksikti. Çocuğu yetişkinlerden ayıran özellikler hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Bu nedenle Ortaçağ’da çocukların kendilerine özgü besinleri, giysileri, oyun ve oyuncakları yoktu. Yetişkinlerin dilinde çocuğu anlatacak özel sözcükler bile yoktu. Çocuğun yedi yaşına kadar süren bir bebeklik dönemi vardı ve çocuk bu yaştan sonra doğrudan yetişkinlerin dünyasına giriyordu. Dolayısıyla çocuklar Ortaçağ’da minyatür yetişkinler olarak görülüyorlardı.” (4)

 

Nasıl oldu da çocuklar aileler için bu kadar önemli olmaya başladı? Sanayi Devrimi sonrası ile tarımla yaşayan geniş aileler kentlere göç ettiler. İşgücüne ihtiyaç artmıştı ve erkek nüfus bunu karşılamakta yetersizdi. Bu önce kadınları evlerinden çıkararak fabrikalarda işçilere dönüştürdü.  İşçi sayıları yetersizleşince 7 yaş üzeri çocuklar da yetişkinler gibi işçiler olarak fabrikalarda çalışmaya başladılar. Çalışmaya başlamak kadınların sosyal yaşama katkılarını sağladı. Önceleri hepsi son derece sağlıksız koşullarda ve tamamen temel insani haktan yoksundu. Fakat işçiler bir sınıf oluşturdukça, haklar konusunda talepkar olmaya başladılar. Kadınlar ve çocuklar işçiydiler fakat aynı zamanda erkeklerden dezavantajlı durumdaydılar. Böylece kadınlar sadece “işçi hakları” için değil “kadın ve çocuk hakları” için de seslerini yükselttiler. Dünyada çocuk hakları konusunda ilk yasa Sanayi Devriminin başladığı ve pek çok çocuk isçinin çalıştığı yer olan İngiltere de yapıldı. Bu yasa; fabrikalarda çalışan çocukların yaşam koşullarını iyileştirmeyi içeriyordu.

 

Toplumdaki anne ve kadın kavramı hızla değişiyordu. Çalışma hayatına atılan kadınlar sosyal hayata katılıyor ve böylece ev dışında bir bilgi akışına maruz kalıyorlar, beklentileri ve yaratıcılıkları artıyordu. Para kazanabilmeleri de, sosyal yaşamın onlara dayattığı rolleri sorgulamalarına yardım etti. Kendi hayatı, bedeni konusunda toplumun tasarruf ettiklerine boyun eğmek dışında, isyanlar ve çözüm arayışları başladı. Ev işlerini yaparak, yaşlı ve çocuklara bakım veren, sadece komşuluk ilişkileri ile sosyalleşen, varlığı dar bir alana hapsedilmiş kadının değişimi, sosyal yapıyı da değiştirdi.

 

Sosyal rollerdeki değişimin, kadın erkek eşitliği konusunda önemli ilerlemeler sağlamasına rağmen, kadınlar iş ve ev olmak üzere çift mesai yapmayı sürdürdüler. Çalışmak kadın için evdeki sorumlulukların eşit paylaşımı ile sonuçlanmadı. Kadın, işçi olmadığı saatlerde de evde çocukların ve yaşlıların bakımından, evin genel düzeninden sorumluydu. Çocukların gelişimindeki sorumluluk her şeye rağmen annede kaldı ve çalışması bunu değiştirmedi. Fakat bu çocuğun lehine sonuçlar yarattı ve sosyal yaşama katılarak değişime uğrayan anneler, çocuklar için daha talepkar olmaya başladılar. Sanayinin eğitimli insan gücüne ihtiyacı arttıkça da, çocuklar fabrikalardan okullara yönlendirildi. Buradan doğan ihtiyaçla çocukların eğitimleri, kimlikleri üzerine düşünceler hız kazandı. Böylece bugün bildiğimiz “çocukluk” kavramı doğmaya başladı. Çocukluğun sadece biyolojik açıdan “küçük insan” olarak algılanması yerine psikolojik, toplumsal bir gelişim evresi olduğu yavaşça kabul gördü.

 

Kadınların evlerinden çıkarak üreten, kazanan olarak sosyal hayata katılımları, cinsiyet eşitliği ve çocuk hakları konusunda ilerlemenin yanında tüm sosyal yaşamı erkekler için de değişime uğrattı. Kadın haklarının önemli savunucularından olan Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda eserinde “Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı. Hala geyiklerin iskeletleriyle kırık koyun kemiklerini birbirine sürter, çakmaktaşı verip koyun derisi ya da gelişmemiş zevkimizi hangi basit süs eşyası tatmin edecekse onu alırdık…” şeklinde atıfta bulunmuştur.

 

Kadının yaratıcı dönüşümü kendisi gibi içinde bulunduğu tüm çevreyi de değişime uğratmıştır. Kadınlar tarih boyunca toplumsal iyilikler adına kolayca işbirliği yapabilen, kendi çocuğu olsun veya olmasın onları korumak ve geliştirmek için bir araya gelen, dezavantajlı gruplara (yoksullar, hastalar, engelliler, çocuklar, hayvanlar….) destek vermek konusunda kendini sorumlu hisseden varlıklardır. Onların vermediği kararlara rağmen maruz kaldıkları savaşlar, tacizler, katliamlar ve türlü hırslar nedeniyle hayatı kadın, çocuk, hayvan hatta doğa için tehdit altına sokan olaylar karşısında birleştirici, koruyucu ve tedavi edici kimliklerini korumuşlardır.

 

“Kadınlar ve erkeklerin beyinleri doğaları gereği farklıdır. Bunu düşünün. Bir beyindeki iletişim merkezi diğerlerinden büyükse ne olur? Duygusal hafıza merkezi diğerlerinden büyükse ne olur? Bir beyin insanların yüz ifadelerindeki ipuçlarını diğerlerinden daha iyi okuyabilme yeteneği geliştirebiliyorsa ne olur? Bu durumda karşınızda gerçekliğin, temel değerlerin iletişim, bağlantı kurma, duygusal hassaslık ve sorumluluk olarak belirlediği biri var demektir. Bu kişi bu değerleri diğerlerinden ön planda tutacaktır ve değerlerin önemini anlamayan bir beyne sahip olan insanlar onu şaşırtacaktır.” (5) İşte tam da bu nedenledir ki, kadının sosyal hayatın içinde olması toplumun yüksek yararınadır.

 

Toplumun geleceğini oluşturan çocuklara hala birincil bakım verenler anneler, kadınlardır. Bu nedenle kadınların eğitimi, çalışma hayatı, sosyal yaşama katılımı toplum açısından hayati önemlidir. Kadının “iyi” ve “toplum yararına” düşünen beyin yapısı, yaratıcılığı toplum tarafından bastırıldığında, doğuştan getirdiği yetenekleri körelir. Türkiye’de yapılan son araştırmalar kadının iş yaşamından hızla geri çekildiği yönündedir. Niteliksiz işçi olarak çalışan kadınlara verilen ücretlerin sınırlılığı onu eve hapsetmiştir. Çalışmak için harcadığı zaman ve kazancı arasındaki oran, çocukları yuvaya vermenin maliyeti ile karşılaştırıldığında tatminsiz olduğu için pek çok anne eve mahkum olmuştur. Evde maruz kaldığı en önemli bilgi kaynağının televizyon olduğu düşünüldüğünde, sunulan bilgi dışında veri elde etmesi imkansızdır. Bu doğrultuda eleştirel düşünce geliştirmede, yaratıcı ve üretken hissetmekte zorlanacak ve psikolojik sağlığı da tehdit altına girecektir.

 

Evde yaşayan kadınların en sık aldıkları tanı depresyondur. “Özellikle, sık karşılaşılan kadın sorunlarından depresyon, çoğu zaman kadının aile ve toplum içinde ikincil konumdan dolayı yaşadığı engellenmişlik duyguları, tepki ve isyanın içe dönmüş, yıkıcı yüzüdür. Bu edilgen ve aşağılayıcı durumdan kurtulma yollarının tıkanıklığı, karşı koymanın çaresizliği, gelecek umutlarının yok olması, yaşamının verimsiz tekdüzeliği, küçümsenmişlik, takdir eksikliği ile sürekli içsel ve sosyal suçlanmalar, kadın depresyonunun kişisel değil, sosyal nedenlerinden birkaçıdır.” (6)

 

Sağlıklı bireyler, dolayısıyla da sağlıklı bir toplum geliştirmede annelerin psikolojik, fiziksel ve ekonomik şartlarının ne kadar önemli olduğuna en başta değindiğimiz “bağlanma kuramı” güçlü bir vurgu yapmaktadır. Anne çocuğuyla kurduğu bağda tutarlı ve uygun tepkiler veremezse çocuk için güvenli bir bağlanma söz konusu olmaz ve patolojik sonuçlar doğurabilir. Annenin tutarlı tepkiler verebilmesi için ruh sağlığının da tutarlı olması gerekir. “Bowlby, yanlış gelişmiş ya da dönem dönem kesintilere uğramış bağlanma ilişkilerinin kişilik problemlerine ve zihinsel hastalıklara yol açacağını iddia eder. Örneğin ona göre, güvensiz bağlanma biçimleri nevrotik bir kişiliğin gelişmesine zemin oluşturur.” (7)

 

Dünyaya güvenli bağlar kurmak istesek bile, doğum yerimizi ve ailemizi seçemeyiz. O bağ sonsuza dek bizim kimliğimizin bir parçası olmayı sürdürür. Nereye gidersek gidelim, içine doğduğumuz aile ve toplumun özelliklerini taşımaya devam ederiz. Toplumla girdiğimiz bu karşılıklı etkileşimin en alt bileşeni ailedir ve onun psikolojik faktörlerini belirleyen de kadındır. Bu nedenle toplumların psikolojik sağlıklarının en önemli güvencelerinden biri, kadının gelişimi desteklenmesidir. Çünkü kapıdan çıktığımız anda karşılaştığımız dünyanın yegane yaratıcılarıdır anneler. Sağlıklı kadınlar, şiddetsiz, evrensel değerlerin hakim olduğu, herkes için insanca yaşama hakkının bulunduğu, sağlıklı bir toplum için elzemdir.

 

(1) Orta Çocukluk Döneminde Ebeveynlere Bağlanma, Benlik Algısı ve Kaygı

Nebi Sümer Meltem Anafarta Şendağ  / Türk Psikoloji Dergisi, Haziran 2009, 24 (63), 86-101

(2) Bağlanma ve Aşkın İki Yüzü – Uzm. Psk. Tarık Solmuş - Epsilon Yayıncılık -2008

(3) Ayrılma – Bireyselleşme Kuramı  - Prof. Dr. Işıl Vahip / Türk Psikiyatri Dergisi, 1993, Sayı 4 (1), 60-66

(4) Çocuğun Dünü Bugünü - Bekir Onur - Kebikeç Dergisi 2005, 19, 101

(5) Kadın Beyni – Dr. Louann Brizendine - Say Yayınları 2006, 33

(6) İki Boy Ufak Pabuç (Sağlıklı Depresif Tepkiler) – Leyla Navaro –Remzi Kitabevi -2002 -33

(7) Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji - Tüzün, Sayar – Düşünen Adam Dergisi - http://www.dusunenadamdergisi.org/tr/TMakaleDetay.aspx?MkID=201

Bir Değer Olarak Çocukluk – Mehmet Yapıcı Şenay Yapıcı – Üniversite ve Toplum Dergisi – Aralık 2004, 4, 4

Bir Annenin Doğuşu – Daniel Stern, Nadia Bruschweiler Stern, Alison Freeland – Bilgi Üniversitesi Yayınları - 2013

Bağlanma Kuramı ve Nörobiyolojik Kişilik Kuramı – Masterson – Litera Yayıncılık – 2008

Bu haber toplam 1622 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.