Başak TATLIBAL

Başak TATLIBAL

Yazarın Tüm Yazıları >

Kadın ve Müzik

A+A-

Müzik insanoğlunun duygu ve düşüncelerini sesler ile ifade etme sanatıdır. Başka bir deyişle sesi ve sessizliği araç edinen bir sanat biçimi olarak ta ifade edilebilir.

Müziğin tarihsel süreçte nasıl ortaya çıktığı ve ne amaçla kullanıldığı konusunda müzikolog ve teorisyenlerin üzerinde düşündükleri bir soru olmuştur.

Bu soruyla birlikte insanlık tarihinin başlangıcına baktığımız da her şeyin dev boyutta olduğu, sözel şuur ve dilin oluşmadığı, kaba sesler ve çığlıkların en kolay iletişim yolu olduğu bir zaman düşünülürse, bu durumda ki insanlığın ilk müzik aletlerinin kemik ve taşları birbirine vurarak tarihin ilk enstrümanı icat ettiklerini söylemek en doğru yaklaşım olacaktır.  Dil gelişimini yavaş yavaş tamamlayan ve kabile olarak yaşamaya başlayan insanlığın,  müziğini incelemek için aslında günümüzde de var olan balta girmemiş ormanlarda yaşayan ilkel kabilelerin müziğini incelemek doğru bir örnek olacaktır. Din olgusunun henüz oluşmadığı dönemde ise insanların keşfettikleri araç gereçleri tabiat olaylarını taklit ederek kendilerini savunmak ve büyü tapınma amaçlı kullanmaya başladıkları bilinmektedir.

Köken bilimsel olarak incelediğimiz de ise Müzik, eski Yunanca MOUSİKE: (MUSEİKE), MÜZ (MOUSA), yaratıcılık, ilham ve bunların tanrıçası-perisi anlamına gelir. Antik Yunan da  Zeus’un 9 kızına  MUSE ismini verdiğini ve bu kızların her birinin bilgi ve sanatın savunucusu olarak anıldığını görülmektedir. Bu bilgi ve sanatlara Muse’lerin yetenekleri denilmiştir. MÜZİK ismi de buradan gelmektedir Daha kelime kökü incelenmeye başlandığında kadın ve müzik ilişkisini görmekteyiz. Ayrıca; yaratıcılık sanatı anlamına gelen müzik ile, Yaratanın yaratıcılık vasfını bahşettiği Kadın ve Müzik ilişkisini başka bir açıdan da incelemek söz  konusu olabilir.

 

Antik Yunan dan  kalma resim, heykel ve devri anlatan kaynaklar incelendiğinde Müziğin Tanrısı olan Apollo, Tanrılar meclisin de lir çalıp diğer Tanrıları eğlendirirken Zeus’un kızları olan Muse’ler de ona yardım ederken gösterilmiştir. Bu kızların isimleri ve her birinin görevleri;

 

Euterpe: Flüt-Müzik

Erato: Aşk Şiirleri

Kalliope: Destan-Epik Şiir

Kleio: Tarih

Melpemone: Tragedya

Polymnia: Mukaddes Şiirler

Terpsikhore: Dans

Thalia: Komedya

Urania: Gök Bilimi (Grimal,1997: 519)

 

APOLLO VE MÜZ’LER

Müzik (music)  kelimesinin dişil bir kökene sahip olması, ayrıca ‘muse’lerin ana karnında dokuz ayda oluşmasıyla özdeşleştirilebilecek biçim de ‘dokuz’ tane olması; Antik Batı kültüründe fizyolojik anlamda ki kadınsı doğurganlıkla, düşünsel, yani bellek ve yaratıcılıkla özdeş doğurganlığın birbiriyle özdeş algılandığını göstermektedir (Dönmez, 2015: 17).

 

Ancak hayatımızın her bir noktasına sinmiş olan bu erkek egemen anlayışın, müzik sözcüğünün derin köklerine hiç bir etkisi olmamıştır ve son derece ataerkil olan Arap dünyasında bile “musiki “ olarak kullanılan bu sözcüğün kökeni yine “musa”lara ya da “müz” le re dayanmaktadır. Bir toplumun Tanrı algısından, koymuş olduğu töre ve yasalarına, ibadet şeklinden güzel duyusal uygulamalarına kadar her şeyini bu anaerkillik - ataerkillik  olgusu belirlemektedir. Bu alanda en temel örneği  ana Tanrıçaların bölgesi olan Anadolu, Kibele’den Artemis’e ve Meryem Ana’ya kadar birçok ana Tanrıça’nın var olduğu, amazonların yaşadığı bir anaerkil geçmişe sahiptir. Bu veya benzeri örneklerden varılmak istenen nokta şudur; anaerkil ya da ataerkil toplumsal yapı nasıl tüm düşünce, inanış ve davranış kalıplarını etkiliyorsa, müziksel uygulamaları da etkilemektedir (Dönmez, 2015: 93).

 

Oysa kadın özgürleşmediği sürece, müziği kendini köleleştiren erkek kitlelerinin isteği üzerine dansözlük, konsomatrislik, vb biçimde ya da yaşamın arka planın da kadın kadına yapılan kına eğlenceleri, ağıtlar veya ninnilerle müzik yapmak dışında hiçbir seçeneği yoktur. Özellikle baskıcı toplumlarda kadının tüm hayatıyla paralel olan müziksel uygulamalarındaki bu kıstırılmışlığı, baskıcı toplumlara ait gizli ve aleni tahakküm stratejilerine bağlamaktadır (Dönmez, 2010:  84-85).

 

Kadının özgürleşmeye başlamasıyla birlikte ki bu özgürleşme ancak ekonomik durumla gerçekleşebilir tüm davranışlarıyla beraber müziksel performansı da özgürleşmeye başlar ve müziği kendi için yapar. Bu şekilde kadın, kendini köleleştiren bir iktidar grubu adına değil kendi adına çalıştığı ve bir günah nesnesi olarak toplumdan dışlanarak ötekileştirilmediği için kendi duygularını müzik aracılığıyla rahatlıkla ifade edebilmeye başlar.

 

Dönemsel Olarak Kadının Müzik Tarihi İçindeki Yeri

Toplumlar demokratikleştikçe kadının müzikte ki rolü de artmaktadır. Örneğin; Bizans Müziği, Yahudi müziğinden etkilenen yepyeni bir kültürün örneğidir. Kadınlar özellikle düğün ve cenaze törenlerinde kendi aralarında şarkı söyleyip çalgı çalmışlardır (Pendle, 1991).

 

Dönemin en ünlü bestecisi Kassia’dır. Dinsel tören müziğinin bu dönemde geliştiği görülmektedir. Dinin tek elden yönetilmesi ve kilisenin baskılarıyla tutuculuk doruğa ulaşmış, ataerkil yapıya bağlı olarak kadın kiliseden dışlanmıştır. Törenlerde kadın sesi gerektiren melodiler hadım sanatçılar (castrato) tarafından söylenmiştir. Bu gelenek ileriki dönemde opera sanatını da etkilemiştir (Altar, 1982).

Orta çağda bütün yasaklara rağmen kadınlar bestecilik  çalışmalarını gizli olarak sürdürmüşlerdir. Hildegard of Bingen  buna en seçkin örnektir.  Bu sırada kilise dışı müzikle uğraşanlar, halk melodileri bestelemişlerdir. Troubadours, Trouveres adı verilen bu besteciler hem şair hem de müzisyendirler. Bunlar 12. ve 13. yüzyıllar arasında kendi yazmış oldukları halk şarkılarını kasabadan kasabaya gezerek yaymışlardır. Kuzey Fransa’da çalışanlarına “Trouveres “Güneydekilerine “Troubadour “İngiltere’dekilere “Harper”, Almanya’dakilerine de “Minne-singer” denilmektedir. Bu tür müzikle uğraşan kadın şairlere de “Trobairitz” denirdi.

 

15-16. yüzyıllar da kadınlar müzik alanında eğitim almaya başlamışlardır. Bunun sonucunda müzikle önemli başarılar elde etmişlerdir. Fakat buna rağmen müzik kitapların da yok sayılırlar. Bir çoğunun keşfedilmemesi dönemin şartlarını düşününce pek de şaşırtıcı değildir. Bunlardan biri olan Maddelena Casulana müziği profesyonel olarak yayınlanan ilk kadın bestecidir. 16. yüzyılın sonlarına doğru bazı kadın sanatçılar, opera şarkıcılığına yönelmişler ve bu dalda ilerleme göstermişlerdir. Daha sonraları yorumculuklarının yanında opera besteciliğine de başlamışlardır.

 

18. yüzyılın ilk yarısı Haydn, Mozart, Beethoven, gibi büyük müzik ustalarını hazırlayan bir çağdır. Bu dönemde kadın müzisyenlerin yükselişleri ise doruk noktasındadır. Özellikle İtalya, Fransa, Almanya, Avusturya, ve İngiltere’de bir çok kadın; besteci, yorumcu, piyanist, ve eğitimci olarak başarı kazanmıştır. Çalışmalarında sanatsal yeteneklerini ortaya çıkaran bir çok eser yazmışlardır.

 

Aynı dönemin ünlü bestecilerinden  Alman Barok Müziğinin öncüsü Johann Sebastian Bach’a ait bazı bestelerinin, aslında karısı Anna Magdalena Bach’a ait oldu iddia ediliyor.*

 

Avusturalya’daki Charles Darwin Üniversitesi profesörlerinden Martin Jarvis, Alman besteci Johann Sebastian Bach’ın ‘dahi’ olduğu inancını çürütecek bir açıklama yaptı. Bach’ın aralarında Goldberg Varyasyonları’nın da yer aldığı eserlerinin aslında ikinci karısı Anna Magdalena’ya ait olduğunu iddia eden profesör, “Bach’a atfedilen onlarca yapıtı karısının bestelediği kanısına vardım” dedi. Bu iddiasını ilk olarak 2006 yılında ortaya atan profesör, geçtiğimiz 8 yıl boyunca Bach’ın el yazısı, imzası ve yapıtlarını inceledi. Adli tıp uzmanlarından da yardım alan Jarvis, notalardaki el yazılarının ve mürekkep kullanımının Bach’a değil, eşine ait olduğunu belirledi. Dünya müzik tarihinin doğru kabul ettiği bilgilere göre Anna Magdelana, Bach’ın son yıllarında üzerinde çalıştığı besteleri yalnızca kağıda geçiriyordu. Ancak araştırmacılar Anna’nın bu notaları birinden duyar gibi değil; kendi aklından geçer gibi yazdığı kanısına vardı. Kendi el yazısıyla birçok düzeltme de yapmış olması, Anna’nın asıl besteci olduğunu kanıtlar nitelikte bulunuyor. Araştırmacılara göre bu teori, ‘kadın besteciler’le ilgili akıllarda oluşan birçok soruya da yanıt verir nitelikte. Heidi Harralson, “Belki de kadın besteciler ün kazanabilmek için erkek isimlerini kullanıyorlardı” diyor.

 

Ülkemiz dışında ki kadınların müzikteki rolünden bahsetmişken, Ülkemizdeki  müzik ve kadın ilişkisine de değinmeden olmaz.

 

Osmanlı döneminde kadının müzikte ki yeri,  Osmanlı Musiki geleneğinin gelişmesinde önemli bir  rol oynamıştır. Osmanlı Musikisinde kadınlar, şehirlerde gelişen ince saz fasıl musikisiyle şehirli halk musikisinde ve bu musikinin bir parçası olan şehir eğlence musikisinde faaliyet göstermişlerdir. Kadınları yerel nitelikteki Anadolu halk musikisinde musikici olarak görebilmek zordur. Tabii bunun yanında Anadolu kadınlarının da kendi kadın meclislerinde def, kaşık, fincan gibi vurmalı sazlar dışındaki sazları çaldıkları pek görülmese de şarkılar türküler söylemişlerdir. Anadolu kadının seslendirdiği “musiki” çok kere işlevsel bir musikidir, folklorun bir yönüdür. Kadınlar düğünlerde, kına gecelerinde, sünnet düğünlerinde türküler, ölüm günlerinde ağıtlar, çocuklarını uyutmak için ninniler söylemişlerdir.

 

Osmanlı’da özellikle 16. yüzyıldan kalan bir çok belge ve resimlerde kadının musiki icra ettiğine rastlanmaktadır. Topkapı Sarayı arşiv defterini inceleyen İsmail Hakkı Uzunçarlı’nın çalışmalarından Sultan IV. Mehmed zamanında sarayın harem dairesinde de musiki eğitimi görmüş cariyelerin bulunduğunu öğreniyoruz.

 

Ney, tanbur, kemençe, kanun, santur, çeng, çöğür, musikar, keman, daire sazlarını icra etmişlerdir (Uzunçarşılı, 1990-1991).

 

Sultan Abdülmecid’in hekimlerinden İsmail Paşanın sarayda büyüyen kızı Leyla Hanımın (saz) anılarından o dönem de  haremde bütün üyeleri kadın olan altmış kişilik bir bando olduğunu öğreniyoruz (Aksoy 2008: 73).

 

Görüldüğü üzere Osmanlı musıki geleneği kadınların katkısıyla da gelişmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Kadınlar besteci, icracı ve hatta hoca olarak Türk Müziğine katkıda bulunmuşlardır. Bu durum 500 yıllık Osmanlı musıki geleneğinin dikkate değer bir özelliğidir. Bu duruma musıki dışında da baktığımız da o dönem de kadın ve erkeğin buluşabildikleri nadir bir alan olduğu görülmektedir.Kadın musikiciler Türkiye dışındaki ülkelerde ancak 19. yy’da adlarını duyurmaya başlamışlardır. Kadın musikicilerin yaygınlaşması ise ancak 20.yy’da gerçekleşmiştir. Ama bugün kimi Avrupa ülkelerinde kadın musikicilere kapılarını kapatan orkestralar hala vardır. Özellikle Almanya, Avusturya gibi ülkelerde orkestralar bir kadın şefin “değneği” altında çalmak istemez. Oysa Türkiye de kadın musikici de, kadın şefte hiç bir zaman yadırganmadığı gibi, toplumca da özendirilmiştir. Nitekim Klasik Türk musikisinde olsun, Klasik Batı Musikisinde olsun, Senfoni orkestrası ve koro yöneticisi çıkmıştır. Bu topluluklar da görevli erkek musikiciler hiç bir zaman kendilerini bir kadından emir alıyormuş gibi hissetmemişlerdir. Bu da, ülkenin musiki geleneğinde kadının belli bir yeri olmasının belli bir uzantısıdır (Aksoy 2008 : 87).

 

Konu buraya gelmişken, Cumhuriyetin ilanı ile gelen süreçte müzik politikalarında Atatürk’ün ileri görüşlülüğü sayesinde köklü değişiklikler başlamıştır. Kırsal kesimde kadın geleneğinde var olan müzik anlayışını devam ettirirken, şehirdeki kadınlar yeni müzik politikalarıyla birlikte modern müzik eğitimini de almaya başlamışlardır. Cumhuriyetle birlikte açılan ilk kültür ve eğitim kurumlarının başında İstanbul Belediye Konservatuarı gelmektedir.

 

Sanat tarihinde hak ettikleri yerlerini almaları karşı cins tarafından yıllar boyunca engellenen kadın sanatçılar, ancak Rus avangardından (1910-1930) erkeklerle eşit haklara sahip olduklarında seslerini duyurmaya 20.yy demokrasisi toplumda aktif rol üstlenmeye ve erkek sanatçılarla rekabet etmeye başlamışlardır. 40’lı seneler de vatandaşlık hakkı, 50’lili senelerde eğitimin demokratik hale gelmesi, 60’lı senelerde ki kadınların yaratıcılığa yaptıkları yatırımlar, kadınların hak sahibi olmalarında ki önemli adımlardır. 60’ların sonuna geldiğinde adını sıkça duyuran feminist hareket, sanatta feminizmin hızını arttırarak daha geniş bir tabana yayılma eğilimi göstermiştir.

“Sanat insanlığa faydalı ise, kadınlara karşı ayrımcılık yapılmamalıdır” fikri ortaya atılmıştır. 70’li yıllarda cinsiyet farkı ve sosyal ayrımcılık konuları yeniden gündeme gelmiştir. “Önce sanatçı sonra kadınım” sözleriyle kendilerini ifade eden bir çok kadın sanatçı erkek sanatçı egemenliğine baş kaldırmışlardır (Yurdayüksel, 2012).

 

Yakın geçmişin ünlü orkestra yönetmenlerinden Sir Thomas Beecham, “KADIN BESTECİ YOKTUR, OLMAMIŞTIR, OLMAYACAKTIR” demişti. Oysa bir kadın besteciler ansiklopedisi bile var. M.Ö. 2500 yılından başlayarak günümüze değin kadın bestecilerin özgeçmişlerini yapıtlarını içeriyor. 72 ülkeden 6200 kadın besteci. Bunların 4000’den çoğu yirminci yy bestecisi (Mimaroğlu 1961: 227).

 

Sonuç olarak, Yaratanın yaratıcı vasfını bahşettiği kadını, kök bilim açısından inceleyip ve manası, yaratıcı-ilham perisi ve tanrıça olan, MÜZİK alanında geri planda düşünmek kuşkusuz talihsiz bir zihniyetin ürünü olmalıdır. Kadının zarafeti, kadının nazenin’liği, kadının anaç kimliğini, kadının inancı, kadının üretkenliğini ve saymakla bitirilmeyecek önemli ve özel tüm vasıflarının müzikten uzak olması düşünülemezdir. Tarihsel süreçte görüyoruz ki kadın müzik alanında önemli görevler üstlenmiş ve önemli başarılar elde etmiştir. Müziğin var olduğu günden bugüne,  gerek ölüsüne yaktığı ağıt ile, gerek gelinine yaktığı kına ile, gerek bebesine mırıldandığı ninnisi ile her dönemde kadın müziğin içinde etkili rol oynamıştır.

 

“Şuna inanmak gerekir ki, yeryüzünde gördüğümüz her şey kadınlarca yapılmıştır.. Bir topluluk onu oluşturanlardan yalnız birinin çağdaş gereksinimlerinin kazanılması ile yetinirse, o topluluk yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır. Bir ulus ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel olarak benimsemek zorundadır.. Kadınlarımız da bilgin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplumsal yaşamda erkelerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

(Ocak 1923, Söylev ve Demeçleri II).

Kaynak:

Altar, M. (1982). Opera Tarihi 1-2-3-4. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları

Aksoy, B. (2008). Geçmişim Musıki Mimarısına Bakışlar. Ankara: Sage Yayın Evi

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, (1997).  Ankara: Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü

Dönmez, M. B. (2015). Müziğin Kökeni Üzerine. Ankara: Gece Kitaplığı

Grimal P. (1997). Mitoloji Sözlüğü, Çev. Sevgi Tamgüç.İstanbul: Sosyal Yay.

Mimaroğlu, İ. (1961). Müzik Tarihi. 2012 İstanbul: Varlık Yayınları

Uzunçarşılı, A. (1990-1991). Başbakanlık Arşivi, İbnü’l- Emin Tasnifi, Saray vesikaları, no:1265

Radikal, 11/03/2014 http://www.radikal.com.tr/radikalist/bachin-eserlerini-aslinda-karisi-yazmis-1223437/

M, Yurdayüksel. Belgotürk, 07/03/2012

http://belgoturk.tv/anasayfa/sanatta-kadinin-yeri-munire-yurdayuksel

Bu yazı toplam 8932 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.