Nazım”ın Evinde Vera”ya Mihman Oldum!

Nazım”ın Evinde Vera”ya Mihman Oldum!

/*p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 14.0px; font: 10.0px 'DINbek Light'}p.p3 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align:...

A+A-

Köln Arkadaş Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni olarak Azerbaycan’a gitmek için Duesseldorf’tan kalkan uçağa bindiğimde küçük küçük düşlere dalıyordum.

Koçgiri’nin haritada yeri olmayan bir köyü, Avrupa, Köln, tiyatro, sanat turneler, dergiler, sendikalar, dernekler, cunta işkence hanelerinden kurtulup gelen canlara ev sahipliği, mitingler, protestolar derken şimdi de Sovyetler, Azerbaycan, Moskova, Bakü…

Azerbaycan ve de Sovyetlerin en büyük opera üstatlarından, dönemin milletvekili ve Bakü filarmonisi müdürü Lütfiyar İmanov’un davetlisi olarak gidiyorum. Lütfiyar Baba 30 yıla yakın Köroğlu operasında Köroğlu’nu canlandıran, seslendiren muhteşem bir sanatçı… Moskova havaalanında karşılayacaklardı beni.

1987 Nisan’ın bir akşamı indim Moskova’ya. İnişim ile hayalini kurduğum Komünizmin bu olmaması gerektiğine olan ilk şaşkınlığıma, biraz sonra havalananında beni karşılayan kimsenin olmadığını anladığım ikinci şaşkınlığım eklendi... Bakü’den Lütfiyar babayı aramak için havalimanı postanesinde saatlerce bekledikten sonra bağlanan telefon.

“Lütfiyar Baba, ben Necati”

Karşıdan Baba: “Tamam Balam yarın akşam Moskova havaalanında seni bekliyoruz.”

“Baba, ben Moskova havaalanındayım…

“Yahu sen Perşembe dememiş miydin?”

“Yok baba, perşembenin gelişi çarşambadan belli değil mi?.”

İşte Türkiyeli bir Kürt ile Sovyetli bir Azeri telefon ile konuşarak plan yaparsa çarşamba ile perşembe birbirine karışır diye takıldım babaya.

Baktım dert ediniyor kendisine.

“Ben hemen Azerbaycan Moskova temsilciliğinden birini arayıp seni aldırtacağım” dedi ama ben ısrarla,

“Sen meraklanma, ben bu gece Moskova’da bir otelde kalır, yarın Bakü’ye uçarım” diyerek vedalaştık.

Tabii ben “solcu” olduğum için her şeyi bilenim ya… Cebimde biraz dövizim var, giderim istediğim otelde kalırım. Yarın gider bir seyahat bürosundan biletimi alırım, Bakü’ye uçarım ya…

Bu arada gece saat 22 gibi oldu tabii. Bir Taksi tuttum Moskova merkeze gittik. Sormadığımız otel kalmadı. Yer yok. Moskova’ya gelmeden önce “İnturist” bürosundan önceden yerler ayırmalıymışım, komünist prosedür böyleymiş. Tabii ben rüşvet vermesini de bilmiyormuşum. Ayrıca hayalini kurduğumuz, gençliğimizi verdiğimiz komünist düzende rüşvet mi olurmuş Allah aşkına… Moskova’nın otellerini epeyce dolaştıktan sonra saat oldu gecenin ikisi gibi… Yer yok, kaldık mı gurbet ellerde, sokakta… Taksi şoförü  de şaşkın. Yarım yamalak İngilizce Rusça karışımı birkaç kelimesine ben de Almanca Türkçe karışımı birkaç sözcük ile karşılık vererek muhabbet ediyorduk ki, sormayın ne muhabbet… Benim Moskova’da bir tanıdığımın olup olmadığını sordu ısrarla.Tereddütsüz cevap verdim.

“Ne tanıdığı be kardeşim, bizim Moskova’da bir kalemiz var” der gibi defterimde Nazımın evinin adresini uzattım kendisine.

“Ok.” dedi, sevindi galiba, benden kurtulma saati geldi sanki…

Epeyce gittik. Bir avluya girdik. Bavul benim elimde, adres defteri şoförün elinde. Bir zile bastı. Ana kapı açıldı. Çıktık üst katların birine. Şoför zile bastı. Kapı açıldı. Sakallı bir Rus karşımızda. Şoför Türkiye, Almanya gibi bir şeyler söylüyor. Sakallı Rus önce durakladı, sonra bir şeyler dedi, kapıyı açık bırakarak arka odalara doğru gittiğinde kafamı evin içine biraz uzattım. Hacivat-Karagöz figürlerine görünce “tamam burası” dedim şoföre. Aynı anda, arka odadan sakallı Rus’un sesini duydum.

“Vera Vera” diyordu.”Ferek” (Almanya’nın Rusça adıymış galiba) diyordu. Bir de Fakir Baykurt diyordu.

Birazdan Vera sabahlığıyla göründü. Beni görünce “Nicati” diye bir çığlık attı. “Ya Vera Türkiyeli, misafir işte böyle gelir” dedim. Sarıldık (Almanya’da misafirim olma onurunu bana yaşatmıştı, dostluğumuzun öncesi vardı). Taksi şoförü de sevindi. Vera hemen şoförü gönderdi.

Sakallı Rus’u tanıttı. Damadı Micha imiş. Almanya’dan bir Türk denilince ilk akla gelen isim Fakir Baykurt’muş. Vera’ya Almanya’dan Fakir Baykurt geldi diye seslenmiş…

Micha  yatmayı gitti. Vera ile Oturma salonunda epeyce muhabbete daldık. Hangi dilden derseniz, ikimizin de akıcı konuştuğu ortak ilimiz yok tabii. Yarım yamalak İngilizce, daha doğrusu tarzancayı deniyoruz, ama daha çok gönül dili olduğunu sonradan fark ediyorum… Sonra “sana bir yatak hazırlıyorum ama herhangi bir yatak değil” dedi.

Beni, Nazımın çalışma odasına götürdü. Nazımın yatağını hazırladı. Oturdum Nazımın yatağına… Vera tekrar kapıda göründü. Elinde bir battaniye… “Nazımın battaniyesi“ dedi… Örttü üstüme ve gitti.

Ben rüyada mıyım, hayal aleminde miyim diye kendimi yokluyorum. “Yok ya, bu galiba gerçek.” Uyumak mümkün mü? Kalktım yataktan, Nazımın çalışma masasına yanaştım, oturdum sandalyesine. Parmaklarımla daktilosunu okşadım. Bütün tuşlarını büyük bir hürmetle tek tek niyaz ettim sanki…

Duvarda Abidin Dino, Picasso’sunun eserleri… Ama en çok Hacivat-Karagöz figürlerine takılıyor gözüm… Bir Anadolu evindeyim galiba… Yine yokluyorum kendimi bu bir hayal mi diye…

Otuzlu yaşlardayım o sıralar. Ve tüm gençliğimi Nazımın dizeleri ile çınlayarak geçiren kulağım, yüreğim,  şimdi onun evinde, ellerim onun daktilosunda… Birazdan tekrar onun yatağına uzanacağım…

Hani ”her şerde bir hayır vardır” ya... Moskova havalimanından beni karşılayan kimsenin olmayışı şerdi ya.. Nazımın evine gelmek de “hayır“ oldu diye geçiriyorum içimden… Zaten sabah olmak üzereydi… Döndüm durdum Nazımın yatağında…

Sabah kahvaltısındayız Vera ile… Bakü’ye bir hafta sonra gideceksin dedi. Lütfiyar İmanov’u aradı ona da söyledi. “Bir hafta sonra göndereceğim” dedi… Anlaştılar… Bir hafta kaldım Nazımın evinde… Bir hafta oturdum Vera’nın sofrasına… Bir hafta yattım Nazım’ın yatağında… Bir hafta her gece oturdum Nazımın daktilosunun başına… Bir hafta parmaklarımı sürdüm bütün tuşlarına o mütevazı ama onurlu daktilonun tuşlarına… Bir hafta söyleştik Vera ile Vera’nın dostları ile, Nazım’ın yoldaşları ile… Onlar Rusça Nazım’dan şiirler okudular… Bir kısmı ezberden okuyor… Ben de elimden geldiğince birkaç tanesini kitaptan okumaya çabalıyorum… Yazık ki Nazımın şiirlerinden hiç birini sonuna kadar ezbere bilemiyormuşum… Bir tek “Memleketim” şiiri takılı hafızama. Müşkülümü hep o şiirle aştım…

Vera beni bir akşam da yazarlar sendikası lokaline yemeğe götürdü. Masamıza pek çok ünlü sanatçı, yazar oyuncu geldi gitti. Tabii ki hiçbirini tanımıyorum. Vera onları tanıtırken bir yol bulmuştu. “Bu Rusların Yılmaz Güneyi, bu Rusların Türkan Şoray’ı, bu Rusların Yaşar Kemal’i, bu Rusların Ruhi Su’su, bu Rusların Aziz Nesin’i… dedikçe, ben hangi sofrada olduğumun bilincine varıyor ve Votkayı kaldırırken daha dikkatli olmaya çalışıyorum. Votka da Moskova’da o mekânda içilirmiş ama ya…

Vera bir de diğer Vera ile, Vera Feonova ile tanıştırdı. Vera Feonova muhteşem Türkçe konuşan bir Türkolog. Nazımı, Vera’yı bilenler zaten Vera Feonova’yı da bilirler… Nazımın mezarına gideceğiz. Vera Feonova önce birilerini aradı. ”Orada bir bekçi Murtaza var, zorluk çıkarabilir” dedi. Bekçi Murtaza deyimini bu kadar  yerinde kullanan Vera Feonava’nın Türkçesini tahmin edebilirsiniz artık.

Gittik. Sarıldım çınara da mezara da… Edebiyatımızın bu ulu çınarını, bir çınar altındaki bu mezar taşına niyaz eyledim… “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil” diyen Yunus’un beytini fısıldadım Nazım’ın kara toprağına…Moskova’yı dolaştık… Nazımın eşi ve eşiti ile… Nazım ile olan aşkınınım her akşam bir bölümünü anlattı, anlattı, anlattı…  Gönül gözüyle gördüm, gönül kulağıyla dinledim, dinledim, dinledim… Bursa ipeği gibi konuşma bu olsa gerek diye düşündüm çoğu kez… Moskova Film Akademisinde ilk tanışmalarını, tezi için Nazım’dan nasıl yardım istediğini, Nazım adını ilk duyduğunda nasıl heyecanlandığını, Arnavut Massalarını araştırması için kendisine verilen ödev için kimden yardım isteyeceğini araştırırken, diğer bir hocasının Nazım Hikmet’e gitmelisin dediğindeki korkusunu, o dev yazara nasıl gitmeliyim ki diye günlerce nasıl kafa yorduğunu ve yıllarca süren bu ölümsüz aşkını damla damla, ipek ipek anlatıyordu… O anlattıkça, ben onun yüzündeki ifadeye kilitleniyorum… Evet evet “Aşk” bu olmalı işte…

Bu hafta da hayatımın en önemli haftalarından biri… Yıllar sonra bu haftanın ne denli önemli olduğunu demlendikçe anlamlaştığını daha da anlıyorum… Ne yazık ki o günlerde not tutma alışkanlığım yoktu.. Zaten Her şey o kadar kendiliğinden gelişti ki. Belki de güzel olanı da budur…

Bu anılarımı tekrar bana yaşatan Melih hocaya, Arif Abiye, Nazımca saygılar… Veraca sevgiler….

Nazımın evinde Vera’nın sofrasındayım hala… Doyamadım…

Çünkü o ev edebiyat, o ev sanat, o ev hümanizma dolu…

O ev barışın kalesi… O sofra sevgi sofrası…

Aşk ola o eve... Aşk ola o sofraya,

Aşk ola ola sofraya mihman olanlara…

 

 

 

 

DİPNOT: Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırldığı, Mitos yayınlarından çıkan “Nazım”ın Evinde Vera’nın Sofrasında” kitabından

 

Fotoğraflar 1983-86 Köln

Bu haber toplam 530 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.